Peygamberler Şehri Şanlıurfa, Göbeklitepe Ve Balıklıgöl Efsanesi…
Şanlıurfa’da düzenlenen Dijital Gazetecilik ve Medya Çalıştayı, Türkiye’nin farklı illerinden gelen gazetecileri bir araya getirdi. Çalıştayda dijital medya, internet gazeteciliği, yapay zekâ ve yeni iletişim teknolojileri ele alınırken, katılımcılar Şanlıurfa’nın tarihi, kültürel ve inanç değerlerini de yakından tanıdı. Göbeklitepe, Balıklıgöl ve Harran gibi önemli merkezlerin ziyaret edildiği program, mesleki paylaşım, dayanışma ve şehir tanıtımı açısından verimli geçti.
Ha bu diyarı baştan başa..
“Ha bu diyarı baştan başa” sözcüğü bana, Türk Edebiyatı’nın en önemli ismi Yaşar Kemal’i hatırlatır.
Yaşar Kemal, “Ha bu diyarı baştan başa” adlı kitap serisinde Anadolu’nun yoksulluğunu, geri kalmışlığını ve Anadolu’nun zorluklarını dile getirir. Anadolu’yu özellikle insanı, doğası ve toplumsal gerçekliği üzerinden anlatır. İnsan ve emek, toplumsal adalet, ağa- köylü ilişkileri, eşitsizlik, zulüm ve direniş, sözlü kültür ve dil insan ve özgürlük, baskıya karşı başkaldırı ve onur duygusu vurgulanır.

“İnce Memed”, Yaşar Kemal’in dünyaca ünlü eseri..
Orta Okul yıllarında okuduğum ilk roman “İnce Memed” oldu.
Babam, 3 Cilt’ten oluşan romanı eve getirdiğinde ilk önce Zümrüt, Ülker ve Güler ablam okumuş, sıra bana gelince bir kaç gün içinde nefesimi tutarak ve büyük bir heyecan içinde sayfalarını su içer gibi çevirmiştim.
İlk roman oluşu ve duyduğum büyük heyecan beni bambaşka dünyalara taşımış, güneydoğu ve Toroslarda yaşan insanlarımızı daha o yıllarda tanımıştım.
O insanları tanımadan sevmiş, büyük bir sıcaklık ve sempati duymuştum.
Anadolu’yu güneyden kuzeye, doğudan batıya dolaşıyorum.
Gittiğim her yerin tarihi, kültürü, edebiyatı, turizm değerleri ve gastronomisi gibi öne çıkan özelliklerini öğreniyor, söyleşi programlarına katılıp dinliyor, bazen bir konuşmacı olarak bir kaç kelime etme fırsatı yakalıyorum.
Anadolu’yu başkan başa dolaşıp, Mardin’i, Van’ı, Şanlıurfa’yı, Diyarbakır’ı görüp tanıdıkça, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili algıları ve bu güne kadar olan saplantılı düşüncelerimi geride bırakıyor, belleğimden silip atıyorum.
İnsanını, doğasını, tarihini, sosyal ve kültürel hayatına hayran kalıyor, yürekleri sevgi dolu insanları ile tanışıp kucaklaştıkça, bu topraklarda kardeşçe, birlikte yaşamanın mutluluğunu tadıyorum.
Kürt Kardeşlerim Şırnak’tan Halil Çoşkun Azizoğlu’nu, Batman’dan Hatice Türkan’ı, Van’dan İshak Kara’yı, Ağrı’dan Servet Aslan’ı, Iğdır’dan Halit Öztürk’ü, Mardin’den Murat Akgül’ü, Bitlis’ten Kübra Açar’ı, Hakkari’den Hakan Taş’ı, Diyarbakır’dan Mehmet Yasin Aslan’ tanıdım. Türk- Kürt kardeşliğinin ne kadar köklü bir kardeşlik olduğuna tanıklık ettim. Kuzey’den güneyden, Doğu’dan batıya onlarca arkadaşım oldu.
Mardin’e hayran kaldım, Batman’da büyülendim, Diyarbakır zaten Güneydoğu’nun Paris’i, Şanlıurfa, medeniyetler ve dinlerin doğuş, tarihin başlangıç noktası..
Adıyaman, deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan, Nemrut Dağı ile dünyanın gözü üzerinde olan şirin bir kent.
Güneydoğu illeri, ekonomisi, sosyal hayatı, sanayi yatırımları ile hamle üzerine hamle yapan şehirlerimiz olmuş. Şehirlerin mimari yapıları, cadde ve sokakları, sosyal tesisleri, sanayi tesisleri, park ve caddeleri ile çağımızın modern kentlerini geride bırakacak kent kimlikleri ile dikkat çekiyor.
…………………
Kafamızı, Kayseri’den çıkartıp şöyle bir bakıversek, inanın nerede olduğumuzu çok net görüp, “Kayseri, nereye gidiyor?” diye sorgulayacak olursanız, inanın çok üzülürsünüz.
Eskişehir, yoktan var olmuş, kendini yaratan bir şehir. Odun Pazarı dışında tek bir tarihi eseri bulunmayan kent, müzeleri, parkları, gastronomisi ile öylesine öne çıkarılmış ki, insanlar akın akın Eskişehir’e gidiyor, huzur içinde Porsuk Nehri kıyısında sandal sefası yaparak yaşamını renklendiriyor.
Oysa, bir tarih ve kültün şehri, 6 bin yıllık geçmişi ile kadim bir kent olan, Bizans’tan Roma’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış, binlerce yıl öteye uzanan köklü tarihi ile Kayseri, nerede? Neredeyiz?
…………………………….
Türkiye İnternet Gazeteciliği Derneği’nin düzenlediği, “Digital Gazetecilik ve Medya Çalıştayı” için bu kez Şanlıurfa’da, Anadolu’nun dört bir yanından gelen yaklaşık 130 gazeteci ile birlikteyiz.
Kimler var?
HaberlerCom ve SonDakika Com Haber Sitesi’nin kurucusu ve Genel Yayın Müdürü Ekrem Teymur, Ulusal Kanal ve Ulusal Gazetesi Genel Yayın Müdürü Mustafa İlker Yücel, Halk TV Yorumcusu İsmail Saymaz, Independet Türkçe Genel Yayın Müdürü Nevzat Çiçek, Sözcü TV’den Alişer Delek, Anadolu Ajansı eski Genel Müdürü Kemal Öztürk, Haber Global’den Rabia Azra Sözcü, A Haber Güneydoğu Anadolu Bölgesi Bölge Müdürü Mehmet Geçgel, TİGAD Yönetim Kurulu Üyesi Kastamonu İstiklal Gazetesi Sahibi İrfan Salcı, Fotoğraf Sanatçısı Ubeyde Baş ve Google Eğitim Uzmanı Özgür Mehmet Kütküt ve Bende, yerel basın temsilcisi olarak konuşmacılar arasındayım. Ve, internet gazeteciliğinin en büyük çatı kuruluşu TİGAD’ın il temsilci ve üyeleri..
3 gün süren çalıştay, başarılı bir şekilde noktalanırken, umarım katılımcılar, medyada ki son gelişmeler, yapay zeka ve bilgisayar teknolojileri konusunda bilgi sahibi olmuş ve en iyi şekilde yararlanmışlardır.
…………………………………….
Şanlıurfa’da Vali Hasan Şıldak, Belediye Başkanı Mehmet Kasım Gülpınar, Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Tahir Güllüoğlu, Eyyübiye Belediye Başkanı Mehmet Kuş ve Haliliye Belediye Başkanı Mehmet Canpolat’ın misafiriyiz.
Organizasyonun başında ise TİGAD Şanlıurfa Temsilcisi Gazeteci Mehmet Yetim ve Kulis TV Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Ağ var.
Her şey eksiksiz ve mükemmel…
Şanlıurfa, İnsanlık tarihinin en eski yerleşim merkezlerinden birisi, büyük hayranlık duyacağınız köklü bir şehir.
“Peygamberler Şehri” olarak anılmasının nedeni, Hz. İbrahim başta olmak üzere bir çok peygamberin bu kentle birlikte anılması ve kutsal mekanların büyük bir bölümünün bu kentte yer almasıdır.
Bölgede, Hz. Eyüp, “Sabrım Timsali”, Hz. Şuayıp’ın yıllarca dağlarda çobanlığını yapan ve damadı Hz. Musa, “Sadakatın Timsali” olarak anılıyor.
Tarihi 12 binlerce yıl geriye uzanan Göbeklitepe, dünyanın bilinen en eski tapınak kompleksi olarak Şanlıurfa’yı dünya tarihinin merkezine oturtmuş. Balıklıgöl ve çevresi, inanç turizminin en önemli merkezlerinden birisi ve mutlaka ziyaret edilmesi görülmesi gereken bir yer.
Şanlıurfa, sıra geceleri, halk müziği, geleneksel el sanatları ve zengin mutfağı ile öne çıkan şehirlerimizden. Çiğ köfte, her çeşit kebap, yöresel tatlılar şehrin gastronomi kimliğini oluşturmuş. Hele hele künefesi, mükemmel. Şanlıurfa, çok farklı uygarlıkların izlerini taşıyan inanç, tarih ve kültürü bir arada sunan eşsiz güzelliklerle dolu bir şehir.
Hele hele Şanlıurfalıların misafirperverliği üzerine anlatılan hikayeleri dinleseniz, bu kentin insanlarını daha çok seversiniz seversiniz.
UNESCO, Şanlıurfa’yı 2026 Yılı “Müzik Kenti” adayı olarak ilan etmiş. Muhtemelen, Kırşehir’den sonra Türkiye’de ikinci “Müzik kenti” unvanını Şanlıurfa almış olacak.
Harran Üniversitesi’nin tarihine gelince, tam 744 yıl öncesine gidiyor. Tarihi geçmişi İslam öncesine dayanan dünyaca ünlü “Harran Okulu Üniversitesi”, bugünkü Harran Üniversitesi’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiş ve logosuna, “Kuruluş Tarihi 744” olarak kaydedilmiş.
……………………..
Göbeklitepe, tarihin seyrini değiştiren önemli bir antik kent.
İnsanlık Tarihinin keşfedilmiş en eski tapınağı.
Hikayesi ve bulunuşu ise gerçekten ilginç.
Göbeklitepe Köyü’nde bir çiftçi, dağın en tepe noktasında ki tarlasını sürerken, tesadüfen ilginç olabilecek taş parçaları bulur. Bulduğu taşların önemli olabileceğini düşünen köylü, bu parçaları Şanlıurfa Müzesi’ne götürür ve incelenmesini ister. Müze yetkilileri buluntuları inceler ancak bir sonuca ulaşamazlar. Buluntuları müzenin deposuna koyarlar ve 10 sere boyunca bu buluntular depo da kalır. Alman bir arkeolog, müzeyi gezerken depo da bir köşede yığılmış halde bekleyen taş parçalarını görür. Gözlerine inanamaz. Kalıntıların binlerce yıl öncesine ait olabileceğini söyler. Ve, böylece Göbeklitepe’de kazı çalışmaları başlar.
Sonuç, tarihin akışını değiştirir.
Tarihi tam 12 bin yıl geriye taşır ve bilenen tarih alt üst olur.
Göbeklitepe’den sonra ikinci bir antik kent daha bulunur, Karahantepe.
Karahantepe’de kazı çalışmaları hala devam ediyor. Bilim insanları, Karahantepe’nin Göbeklitepe’den daha geniş bir alana yayıldığını, daha eski olabileceği ve tarihi çok daha ötelere götürebileceği düşüncesinde..
“İnsanlık tarihinin sıfır noktası” ve “Medeniyetin doğduğu yer” olarak tanımlanan Göbeklitepe’de kazılar günümüzde halen devam ediyor.İnşasından yaklaşık 1500 yıl sonra yine insan eliyle gömüldüğü düşünülen tapınak, 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor ve titizlikle korunuyor. Tapınağın kapatılmadan temizlenmiş olması Göbekli Tepe’nin insan eliyle gizlendiğini akıllara getirmektedir
Sütunlar üzerinde yaban ördeği, yılan, boğa, yaban domuzu ve aslan gibi hayvan figürleri dikkat çekiyor. .
Buğdayın ana vatanı olarak kabul edilen bölgede, tahıl önekleri üzerinde yapılan
çalışmalarda fermantasyon belirtileri bulunmuş ve bira varili olabileceği düşünülen
ekipmanlar ortaya çıkarılmış.
……………………….
Şanlıurfa’nın ilçeleri Haliliye, Eyyübiye, Karaköprü, Hilvan, Birecik, Halfeti, Siverek, Ceylanpınar, Suruç, Bozova, Akçakale, Viranşehir ve Harran.
Hemen hepsi görülmesi ve gezilmesi gereken tarih ve kültür dolu yerleşim merkezleri..
………………………
Balıklıgöl’ün kadim hikayesini mutlaka dinlemişiniz ya da okumuşunuzdur.
Peygamberler şehri Şanlıurfa dendiğinde ilk önce akla efsanelere konu olmuş Balıklıgöl gelir. Balıklıgöl’ü bu kadar özel kılan, dilden dile, kulaktan kulağa anlatılan hikayesi, nasıl oluştuğudur. Her mevsim yerli-yabancı milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan Balıklı Göl, Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yer olarak anlatılır.
Balıklıgöl Halil-ür Rahman Gölü’nün güneyinde ve Urfa Kalesinin hemen önünde yer alıyor.
Şimdi, Balıkgöl’ün hikayesine bir bakalım. 
Allah’a olan inancını her an koruduğu ve onu aradığı için Allah, İbrahim’e “Halilim” yani
“Dostum” demiştir. Balıklı Göl’ün adı Allah’ın Dostu anlamına gelen Halil-ür Rahman
olarak da biliniyor. Hz. İbrahim’in atıldığı ateşin su, odunların ise balığa dönüştüğü
bu büyüleyici efsane günümüze kadar süre gelir.
Şanlıurfa ve çevresinde bir zamanlar hüküm süren Nemrut isimli bir kral varmış.
Halkına yaşattığı zulümlerle bilinen Nemrut kendisini tanrı ilan etmiş ve halkının
kendisine tapmasını istemiş. Bunun için tapınakta kendi heykellerini yaptırmış ve
halkının kendisinin simgesi olan bu heykellere yani kendisine tapmaya zorlamış.
Bir gece uykusunda bir kabus görmüş ve hemen kahinleri toplayarak rüyasını yorumlamalarını
İstemiş. Kahinlerden biri Nemrut’un rüyasını o yıl doğacak olan erkek çocuklardan
birinin onu öldüreceğini, putperesliği yok edeceğini ve hükümdarlığı ele geçireceği
kehanetinde bulunur.
Kral Nemrut, bunun üzerine o yıl doğan bütün erkek çocukları askerlerine öldürtmeye
başlar. Nemrut’un askerlerinden biri olan Azer, hamile olan ve kısa bir süre sonra
doğum yapacak olan karısı Nuna Hatun’u Urfa Kalesi yakınında bir mağaraya
götürür. Nuna Hatun bu mağarada oğlunu doğurur, ismini İbrahim koyar. Nuna Hatun
Nemrut’tan korktuğu için oğlunu mağarada bırakır. Dayanamaz ve çocuğunu kontrol
etmeye gider ve yaşadığını, bir ceylan tarafından emzirildiğini görür.
Her gün mağaraya çocuğunu görmeye gider, çocuk ceylanlar tarafından büyütülür.
Henüz on beş aylıkken on beş yaşında bir delikanlı gibi görünür. Bir gün ava çıkmış
olan kralın askerleri İbrahim Peygamber’i ormanda görüp yakalar ve saraya
Nemrut’un huzuruna çıkarırlar. Nemrut’un çocuğu yoktur, İbrahim Peygamber’i görür
görmez onu sever ve evlatlık alır.
İbrahim Peygamber, halkına yaptığı zulme ve putlara tapmaları konusunda zorladığı için Nemrut’tan nefret eder. İnsanların kendilerine bile bir faydası olmayan putlara tapmalarına anlam veremez, böylece içinde Allah inancı oluşmaya başlar.
Bunu da halkla paylaşmaya başlar. Bu arada Nemrut, Zeliha adında bir kız çocuğu
daha evlatlık almıştır. Zeliha, İbrahim’e karşı sevgi duyar ve onun söylediklerine hak
verir. Halk da, İbrahim Peygamber’e hak verse de Nemrut’tan korktukları için hiçbir
şey yapmazlar.
İbrahim Peygamber bir tören gününde henüz kimse yokken bir baltayla tapınaktaki
tüm putları parçalar ve baltayı en büyük olan putun boynuna asar. Bu haber hemen
Nemrut tarafından da duyulur. Haberi alan Nemrut çok sinirlenir ve en büyük putun
üzerindeki baltayı eline alarak bir taş parçasının bunu nasıl yapabileceğini bağırarak
sorar. İbrahim Peygamber bunun üzerine konuşmaya başlar. Kendi elleriyle yaptıkları
ve inandıkları, kendilerini bile koruyamayan bu taş parçalarının onlara
inananları koruyacağını beklemelerinin doğru olmadığını anlatır.
Nemrut bu konuşma karşısında öfkelenir ve İbrahim Peygamber’in büyük bir ateş yakılarak halkın önünde yakılmasını emreder. O gün hiçbir yerde başka ateş yakılmasına izin verilmez ve
bütün odunlar toplanır. Büyük bir ateş yakılır. İbrahim Peygamber bugün Urfa Kalesi
olarak ayakta duran iki sütununa mancınıkla bağlanır ve bu yakılan ateşe atılır.
Atıldığı anda ateş göle, odunlar ise balığa dönüşürler.
Zeliha’nın bu durum karşısında döktüğü gözyaşlarından bir göl oluşur ve bu göle Zeliha’nın
gözyaşları anlamına gelen Ayn-ı Zeliha Gölü adı verilir..
Nemrut bütün bunlar karşısında daha çok öfkelenir ve Allah’ı inkar etmeye devam
eder. Rivayete göre Allah tarafından gönderilen kanadı kırık bir sinek Nemrut’un
kulağından içeri girer ve beyninde gezinmeye başlar. Nemrut, sinekten dolayı sürekli
olarak kafasında ağrı hisseder ama hiçbir hekim bu ağrıya çare bulamaz. Nemrut
kafasındaki ağrıyı azaltmak için her gün tahta bir tokmakla başına vurup durur. Ağrı
artıkça tokmakla vuruşları da sertleştiğinden kafası bir gün patlar ve can verir.
Bugün hala halk, bu gölü ve balıkları kutsal kabul eder. Bu balıklara dokunan
kişinin öleceğine veya başına bir bela geleceğine inanılır.
……………….
Şanlıurfa’nın simgesi haline gelen Balıklıgöl’e ait bu efsaneleri yerinde dinlemek ve
atmosferi yaşamak için hala gitmediyseniz Türkiye’de görülecek yerler
listenizin başına burasını mutlaka yazmalısınız.
Şanlıurfa’ya gelmişken yörenin dört bir yanını gezmelisiniz.
Balıklıgöl hikayesinde de adı geçen Urfa Kalesi, İbrahim Peygamber’in ceylanlar
tarafından korunup büyütüldüğü mağarayı, Zeliha’nın gözyaşlarıyla oluşan Ayn-ı Zeliha Gölü’nü, Dünyanın en eski tapınağı Göbeklitepe ’yi, türkülere konu olmuş Fırat Nehri’ni, Harran Kalesi’ni, Dünyanın ilk üniversitesi Harran Üniversitesini, Harran Evlerini, tarihi ve geleneksel yapılarını koruyan camilerini ziyaret edebilir, Şanlıurfa’daki çarşılardan alışveriş yapıp ve birbirinden lezzetli yemekleriyle ünlü Şanlıurfa mutfağının birbirinden lezzetli yemeklerini afiyetle yiyebilirsiniz.
…………………..
TEŞEKKÜRLER SELMA KARA..
Gazeteci arkadaşım Selma Kara, Şanlıurfa Çalıştayı sonrası, sosyal medyada bir paylaşım yaptı.
Teşekkür ediyor ve paylaşımını bu sütunlardan sizinle paylaşıyorum.
“Üstün Hocamın davetiyle TİGAD Türkiye İnternet Gazetecileri Derneği)ın Dijital Medya Çalıştayı’na katıldım. İletişim fakültesinde öğrenciyken, yine onun organizasyonuyla birkaç arkadaşla birlikte gittiğimiz üniversite tanıtım fuarlarında, hayatımda ilk kez opera dinleme şansı bulmuştum.
Üstün Hoca’yla katıldığımız o fuarlar, bana bir gazetecinin yalnızca mesleki değil, entelektüel olarak da güçlü olması gerektiğini; aynı zamanda sahip olduğu ilişkinin, kurduğu ağın ne kadar kıymetli olduğunu göstermişti. Girdiği derslerde meslek büyükleriyle, sektörün içinden profesyonellerle tanışma imkânı bulmuş, gazeteciliğin mutfağıyla daha öğrenciyken temas etmiştik.
Hem alaylı hem mektepli olmanın önemini kavradığım hocalarımdandır, Üstün Hoca. Keza sevgili Doğan Bulgun ve artık aramızda olmayan Güntaç Aktan, (Eskiden TRT’de Anadolu’dan Gönül programını sunardı. Ne kadar karizmatik bir adamdı.) ajans gazeteciliği dersimizde anlattığı anılarla mesleği öğreten Tevfik Hoca, yine aramızda olmayan Veli Hoca. Onlar, teorinin ötesinde sektörün gerçeklerini tüm açıklığıyla anlatan, mesleği hayattan koparmadan öğreten isimlerdi.
Bazı mesleklerden emekli olunmuyor. Gazetecilik gibi, hocalık da öyle. İki hafta önce karşılaştığımız kurultayda, bir hoca sorumluluğuyla meslekle aktif bağımın kopmaması gerektiğine dair yaptığı uyarının ardından beni davet ettiği çalıştayda, Türkiye’nin hemen her ilinden, gazetecilik derdiyle dertlenen meslektaşları görmek bana her yönüyle çok iyi geldi.
Bazı meslekler meslek değil, bir yaşam biçimidir. Gazetecilik de bunlardan biri. Tam da bu noktada, rahmetli Mahmut Abi’nin (Sabah) konuk olarak geldiği derslerimizden birinde, Şinasi Nihat Berker’e ait olduğunu söylediği şu söz geldi aklıma: “Gazeteci olunmaz, doğulur.”
Hani “can çıksa da huy çıkmaz” derler ya; gazetecilik de biraz öyle bir şey. İnsanın hayatın içinde kendine has bir tavır, bir duruş ve bir refleks geliştirmesini sağlıyor. O refleks, bazen bir soruda, bazen bir bakışta, bazen de suskunlukta kendini ele veriyor.
Bu yüzden iki gün boyunca aynı dili konuştuğumuz, aynı yerden bakabildiğimiz meslektaşlarla bir arada olmak, her yönüyle çok iyi geldi.
Kısa süreli işsizlik yaşadığım bir dönemde bunalıma girdiğimi gören bir arkadaşım, “Mesela bir avukat düşün, mesleğini yapmasa da o hâlâ bir avukat. Gazetecilik de öyle demişti.” Bir süredir sokaklardan çekilsem de, başka bir yönüyle sektörde bulunmak, başka başka deneyimler elde ettiğim bir sürecin içinden geçiyor olmak da hayat yolculuğum içinde çok kıymetli ama tabi ki ben o arkadaşımın dediği gibi gazeteciyim. İyi ki de öyleyim…
Çalıştaya gelecek olursam: çalıştaylarda dışarıdan bakılınca hep aynı şeyler konuşuluyor gibi düşünülse de, yeni bağlar kurmak (ki gazeteciliğin bel kemiği kurduğun ağlardır), birkaç yeni bir şey öğrenmek, başka bir şehrim kültürünü tanımak (tabi bu ziyaretlerin o şehirlere de çok büyük katkısı var), aynı dünya görüşüne sahip olmasan da aynı dertlerle dertlendiğini bildiğin insanlarla konuşmak, demokrasiyi dibine kadar deneyimlemek (çünkü huyudur gazetecinin ille de söyleyeceğini söyler ama diğerinin da baktığı yere tahammülkârdır; özlediğimiz demokratik ortam), kendisine dışarıdan bakacağı ve nefes alacak duraklamalar candır. Bir çalıştay hiçbir şey değilse bile çok şeydir.
İkinci fotoğraf da, her hafta yayınladığımız Doğu Bülteni programına Hakkari’den bağlanan sevgili Hakan Taş ve Şırnak’tan bağlanan sevgili Halil Azizoğlu ile birlikte. Farklı illerden de bağlanan arkadaşlarla birlikte Doğu’nun Batı’dan görünmeyen hallerini, dertlerini, başarılarını ekrana taşımak işe yaradığımızı hissettiren bir yolculuktu bizim için. Keşke kaynağımız baki olsaydı da devam edebilseydik…”
Selma Kara, Adıyaman Milletvekili iken belediye seçimlerine aday olarak giren ve Adıyaman Belediye Başkanı seçilen Abdurrahman Tutdere’nin TBMM’den bu yana yanından bir gün bile ayrılmayan danışmanı.



















